Bu aralar stres kelimesi hemen herkesin ağzında dolaşıyor.Bu aralar çok stresliyim, ben çok stres yapıyorum, benim işim stresli iş gibi cümleleri herkes söylüyor. 

Şimdi size bir soru sormak istiyorum. Stres nedir?

Stres, vücudun kendini koruyabilmek ve hayata devam edebilmek adına verdiği otomatik tepkilerin bütünüdür.

Stresle birlikte kalp daha hızlı atmaya başlar, çarpıntı olur. Solunum hızı artar, sık nefes alınıp verilmeye başlanır. Sık nefes alıp vermek vücut kimyasını bozar, uyuşmalar ve karıncalanmalar olur.

Sindirim hızı değişir, kabızlık veya ishal olur, ağız kuruluğu oluşur.  Karın ağrıları, bulantı yaşanabilir.

Kaslar sürekli kasılır, İlerleyen dönemde vücutta kas ağrıları başlar.

Göz bebekleri büyür, bulanık görülür.

Stres tepkisini oluşturan ise bir duygudur. Kaygı duygusu, diğer adıyla endişe veya halk arasında vesvese veya kuruntudur. Modern tıpta, kaygı ile birlikte oluşan stres tepkisine ve davranışlarına “ANKSİYETE” denir.

Kaygı, insanın temel yaşam duygusudur. Hayatını sürdürebilmek için uyum sağlama enerjisini oluşturur.

Şimdi eski yıllara bir yolculuk yapalım. Doğada dolaşırken atalarımızı hayal ediniz. Her zaman alarm halinde olmalıydılar.

Gözlerini tehlikelere karşı dört açmalıydılar. Bizim büyük dedelerimiz, duyarlı ve tetikte olmak zorundaydılar. Savaşmaya veya kaçmaya ya da donup kalmaya hazırlıklı olmalıydılar.

Kaygılı ya da stresli olmazlarsa her an avlanıp hayatlarından olabilirlerdi. Tek bir hata yaşamlarının sonunu getirebilirdi.

Bu şekilde kaygılı, alarm halinde olanlar yaşamlarına daha uzun süre devam ettiler. Kaygılı olmayanlar, kafaya takmayanlar, bana bir şey olmaz  diyenler ise gerçek tehlike oluştuğunda hazırlıklı olmadıkları için  öldürüldüler ve yok oldular.

Zamandaki yolculuğumuz devam etsin ve şimdi günümüze doğru gelelim. 300-500 yıl önceye gidelim. Osmanlıyı düşünelim veya başka yerdeki krallıkları veya ağalıkları, derebeylikleri hatırlayalım. Padişahın karşısında veya o dönemin ağası, paşası karşısında el pençe divan durmak gerekirdi. Hiç hata yapmamak lazımdı.

Gözleri dört açmak gerekirdi. Hata yaptığın an öldürülebilir, dayak yiyebilir, malına el konulabilir veya ömrü zindanda geçirebilirdin.

Sözün özü bizim büyük büyük dedelerimiz sürekli alarm halindeydiler. Kaygı seviyeleri çoğu zaman yüksekti. Bu yüksek kaygı sayesinde hayatta kaldılar. Hayatta kalmak için kaygılı olmak gerektiğini öğrendiler. Bunları çocuklarına ve torunlarına da anlatıp, öğrettiler.

Kaygı geçmiş dönemden bugüne kadar ya hep ya hiçin yani ya yaşamın ya ölümün belirleyici oldu. Hayatta olmayı veya olmamayı belirleyen duygu kaygıydı. O zaman işe yarayan ama şimdilerde pek de işlevsel olmayan bu duygu, insanoğlunun teknolojisine yetişemedi.

Bugüne uyum sağlayamadı. Eski telefonlar vardı hatırlar mısınız? Çevirmeli olanlar, o telefonları bugün kullanabilir miyiz? Evet ama sadece kısıtlı alanlarda ve bazı işlemler için kullanılabilirler. İşte kaygı da bugün bazı alanlarda ve kısıtlı işlevler için kullanılabilir bir duygudur.

Pek çok şeyde işe yaramaz hatta işimize engel olur hale gelmiştir.

Kaygı saldırı veya kaza anında, doğal afet sırasında bize yardımcı olabilir. Enerji, güç ve cesaret verebilir. Hareket etmemizi engelleyerek bizi tehlikeden koruyabilir.

Aynı kaygı, sınav öncesinde veya sınav anında, ödev veya görev yetiştirirken, uçağa veya işe yetişirken, ödeme yapmamız gerekirken (hele de para azsa veya yoksa), düğün dernek işlerini ayarlamaya çalışırken, sevgiliden ayrıldığımızda, işsiz kalma durumunda, maddi sorunlar yaşarken, yani günlük yaşam olaylarında bu durumların sonunda, sonucun ölümle sonuçlanacağına, her şeyin tamamen bittiği ya da hep mutsuz olacağına, mutsuzluğunun ömür boyu süreceğine veya her şeyin sürekli ters gideceğine inanmanın sonucu olarak oluşur. Bu inançlar ise gerçeği yansıtmamaktadır.

Sınavı kazanamazsak, ödevi veya görevi yetiştiremezsek, uçağa veya işe zamanında yetişemezsek, ödememizi yapamazsak, işlerde aksilik olursa, sevgilimizden ayrılırsak, işsiz kalırsak, maddi sorunlarımız olursa, ölmeyecek, hayatta kalacağız.

Bir süre mutsuz olacağız, sıkılacağız ama sonra başka bir süre mutlu olup ferahlayacağız. Sonra başka bir zaman yine sıkılacağız ve hayat böyle devam edip gidecek.

Sonuç olarak, günlük yaşamımızdaki çoğu kaygımızın sebebi beynimizin hala eskisi gibi düşünmesidir. Eski köye yeni adet getirmek kolay değildir.

İnsanoğlunun beyni, hayatın hızına yetişebilecek kadar hızlı değişemiyor. Ya hep ya hiç, ya yaşam ya ölüm düşüncesi bugünün “Anksiyete” yani “Kaygı Bozukluklarına” yol açıyor.

Kaygı eğer bizi harekete geçiriyorsa veya zararlı şeyler yapmaktan koruyorsa sağlıklı kaygıdır. Hayatımızı olumsuz etkiliyor, yapmamız gerekenleri yapmamıza engel oluyor, yapmamamız gereken şeyleri yaptırıyorsa sağlıksız kaygı olarak tariflenir.

Kaygı duygusunu yaşadığınız an kendinize şu soruları sorun:

1. Bu durumda olabilecek en kötü şey ne

2. Yaşadığım bu duygu durumsal mı genel mi

3. Kalıcı mı, geçici mi?

4. Benim bu durum için, şu an yapmam gereken ne, yapmamam gereken ne?

5. Aynı durumda bir yakınım olsaydı ona ne gibi tavsiyelerde bulunurdum?

Bu soruların yanıtı sizin tekrar duruma farklı bakış açısı ile bakmanızı, yaşadığınız durumu yeniden değerlendirmenizi sağlayacaktır.